Günaydın Kadim Dostum ![]()
Kadim dostumuz. Şimdi çok daha iyi anlıyorum, doğduğum gün neden o kadar çok ağladığımı ve anamın göğsüne başımı koyduğumda sustuğumu. Şu günlerde son hızla o doğduğum güne yaklaşıyorum. Birkaç hafta sonra, o çığlık çığlığa ağladığım günü yeninden yaşayacağım. Ancak o ilk ağladığım günden farklı olarak. Bu defa beni sevenlerin, beni arayacakları ve doğduğum günü kutlayacaklarını biliyorum. Her yıl böyle oluyor çünkü. Senede bir gün yaşamın merkezine giriyor, bütün dost ve sevenlerinin seni aradığı bir yerde oluyorsun. Sevenlerin kendi yaşamı adına çizdiği bir dairenin tam da ortasına yerleştiriyorlar seni. İşte o gün geldiğinde ben, yine dairenin merkezi olacağım ve sevenlerimin kendi yaşamlarında çizdikleri dairelerinin yarıçapı büyüklüğü oranında yakınlarında olacağım. Konuşmalarımızla bu yakınlığı bir kez daha onaylayacak ve uzaktan da olsa kucaklaşacağız. Bu kucaklaşmaya sosyal medyayı da dahil ediyorum. Dedik ya bir dairemiz ve bu dairenin de bir yarı çapı var diye. İşte bu yarıçap bazen Sosyal medya, bazen bir mesaj, bazen bir telefon bazen de bir kucaklaşma olarak kendini gösteriyor. Ancak son dönemde Aramıza giren Covid-19 bu son seçeneği, doğamızın en önemli fonksiyonunu, sarılıp kucaklaşma hazzımızı elimizden aldı maalesef. Doğduğum günden beri beni hiç yalnız bırakmayan, dünyanın neresinde olursam olayım hep beni takip eden ama bugünkü aklımla dostum mu, beni seviyor mu? Diye sorduğumda; yaptıklarına bakıyorum ve diyorum ki; “bana gösterdiği yüzü ile beni seviyor ve beni gün içerisinde bazen yalnız bırakıp başka yerlere gidiyor olsa da mutlaka geri geliyor” diyorum ve onun sıcak yüzüne sığınıyorum. Ancak son günlerde yeni bir farkındalık yaşıyorum. O beni takip eden ve her gittiğim yerde sıcak yüzüne sığındığım varlık, aynı zamanda tam da bir dürüstlük abidesi. İlk günden beri bana son derece açık davrandı ve bütün dürüstlüğü ile yaşamı ve doğayı anlatmaya çalıştı. Davranışları hep öngörülebilir oldu. Sonra baktım ki aynı işi asırlar öncesinde de yapmış. Eski Yunan’da, Mısır’da, Orta Asya’da, Orta Doğu’da ve sonralarında Kıta Avrupası’nda, nihayetinde Amerika kıtasında. Her dönemin filozofları bunu çok net anlamışlar ve yazmışlar aslında. Böylece bilgiler nesiller boyu akmış. Işık taşıyan eller değişmiş ama ışık hep kalmış. “Bilgelik Işığı.” Sonuçta hepsi aynı fikirde olmuşlar. Hatta kimileri onun tanrı olduğuna inanmış. Peki kim bu? Neyin nesi, Kimin fesi? Diye sorduğunuzda cevabım çok net ama istiyorum ki, adını söylemeden önce onun iyiliklerinden ve gücünden biraz daha bahsedeyim. Ne de olsa ona sözümüz geçmiyor ve o, hep doğru bildiğini yapıyor. Yolumuza ışık tutuyor, kendi yaşamını, matematiksel olarak hiç şaşmadan aynı rutinde ve aynı formül ile idame ettiriyor. Yanı yaşamı da bir sır değil. Artık hangi gün, hangi saatte nerede olacağını dakikası dakikasına biliyoruz. Hatta ve hatta tutacağı ışığın vereceği aydınlığın miktarını bile ölçüyoruz. O bu kadar şeffaf ve net olmasaydı biz böylesine yaşama hâkim olabilir miydik? Tabii; “ne kadar hâkim olduğumuzun ne kadar farkındayız?” o da ayrı bir soru. Evet doğru tahmin ettiniz. Bizi her sabah uyandıran ve “oh bugün de uyandım” dedirterek, sevdiklerimize sarf ettiğimiz ve sevdiklerimizden duyduğumuz günün en mutlu sözü olan “GÜNAYDIN” sözü ile buluşturan şeyden bahsediyorum. Öyle günaydın deyip geçmeyin. Üç mesajı var bu kelimenin aslında, ilki; hala yaşıyorsun ve hayattasın, ikincisi; sevdiklerine gönderdiğin, “Ben yaşıyorum ve hayattayım ya sen!” Ve nihayet sonuncusu olarak; “evet ben de yaşıyorum haydi, dün bitirdiğimiz ve bugün yeninde sıfırlanmış olarak kullanma hakkını aldığımız ve 24 saate ayarlanmış yeni günümüzü yaşamaya, yeni bir 24 saati kullanmaya başlayım mesajıdır. Tabi ki Güneş’ten bahsediyorum. Bize hayat ve yaşam veren kendi evrenimizin ortasında olup bizleri etrafında döndüren Güneş, bize bu iyilikleri yaparken aslında bir şey daha yapıyor. Bizleri kendi sonsuzluğuna götürmek için hiç durmadan çalışıyor. Şöyle bir an için gözlerinizi kapatıp kendinizi uzayın daha doğrusu galaksinin dışına taşıyın. Güneş doğarken başlattığı yeni 24 saati, aydınlığı, sıcaklığı size ulaştırmasın ve batarken de size; arkasında kalan karanlığı, bedenlerinizden sizi terk ederek güneşin arkasına takılıp giden hücrelerin vermiş olduğu terk edilmişlik duyguların oluşturduğu yorgunluk ve o uyku ağırlığını ve büyük bir davet sonrası; boş tabaklar, boş şişeler, üzeri lekelerle kirlenmiş bir masa örtüsü ve bardakların sadece anılarla ısıttığı, bırakıp gidenlerin uzaktan gelen seslerinin işitildiği boş bir odanın bir artık sıcaklığını bırakmıyor mu? Bir avuç yaşanmışlık. Hepsi bu kadar. O, bütün bunları yaparken aslında çok daha önemli bir şey daha yapıyor, bedenlerimizi de eskitiyor. O, her doğuşundan batışına kadar olan süreçte, yani her sabah sıfırlayarak bize kullanmamız için verdiği 24 saat boyunca, uyanırken sahip olduğumuz yaşam hücrelerimizi de topluyor ve batarken de bize geri vermemek üzere yanında götürüyor. Ve bunu hep yapıyor. Kâinatın var olduğu günden beri hiç yorulmadan ve bıkmadan, hatta ve hatta, kendi sonsuzluğuna taşıdıkları yerine dünyaya yeni gelenleri de doğum anından itibaren listesine alarak bu çabasına devam ediyor. Durmak bilmeden. Tıpkı bana yaptığı gibi. İşte, dostum dediğimiz, kadim dünyamızda birçok inancın merkezine oturarak, tanrı olarak da tanımlanmış olan Güneş’in bize olan dostluğu. İnanıyorum ki o hala dost. Çünkü o hala dürüst. Yaptıkları ve yapacakları hep bildiğimiz şeyler. Biz olsak da olmazsak da o yarın yine doğacak ve akşamında yine batacak, onu balçıkla sıvamaya kalkanlar olsa da. O hep dürüst ve öngörülebilir. Ve 68 yıldır hep aynı şeyleri yapıyor, gelirken getiriyor ama giderken de götürüyor.
Numan 13 Mayıs 2021
|
861 kez okundu
YorumlarHenüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın |